ZİYARET


Sitede Şuan 0 Üye,
6 Ziyaretci bulunmaktadır.
Dün Tekil 73
Bugün Tekil 41
Toplam Tekil 50473
Toplam Çoğul 447261
Çevirimci üyeleri görmek için lütfen üye girişi yapınız.
Ünal Çagabey
Sitemizde, Şairimize ait 57 Şiir ve 34 Yazı bulunmaktadır.

"Åžemsle Benim Hikayem" isimli eseri paylaÅŸmak istermisiniz?
Åžiiri Listene Ekle

23 AÄŸustos

2009

Åžemsle Benim Hikayem

Ünal Çagabey
Bir gün Şems’le İrem bağlarında dolaşırken Şems sordu: ‘‘ Ey oğul neresinden tutuyorsun aşkın?’’
Söyledim: ‘‘ Ben tutmam aşkın ellerinden. Zira tutmama gerek yoktur. O her an vardır yüreğimde. Bazen bir miskal kadar bazen de evrenden taşacak miktarda.’’
Sordu: ‘‘ Ey oğul seni böyle evrenden taşıran hangi aşktır. Cismani mi, Rahmani mi?’’
Söyledim: ‘‘ Her cismani aşkın ötesine rahmetin elleri değmemiş midir. Hangisi rahmanın öz suyuyla yıkanmamıştır ve hangisi topraktan rengini alırken altın’ı gene toprağa bırakmıştır.’’
Şems durdu,hafifçe sakalını okşadı. Siyah kirpiklerinin altındaki kara gözlerini kıstı. Ufukta bir şeyi bekliyormuş gibi yapıp sağ elinin kaldırdı işaret parmağıyla havada duran ufak bir bulutu göstererek: ‘‘ söyle bana ey oğul şu bulutun neresinde duruyorsun?’’ Şems’in gösterdiği buluta bakarak sessizce bulutu seyretmeye daldım. Bulutun yeryüzüyle olan konuşmasını dinledim. Onun nasıl da dört nala koştuğunu gördüm. Gönlümün gözünü açınca kime ne dediğini işittim. Verilmekte olan işin nasıl da aşkla yapıldığını gördüm. Şems’e dönüp kara gözlerinin içinde resmimi seyrettim. Resmimin ruhuna onun gözleriyle baktım. Kapıdan içeri girip evinin bütün duvarlarını ademin verdiği asayla kontrol ettim. Şems’e: ‘‘ ey bilge kral hangi yeniçeri aşkını kınının içinde ellerinde saklı duran kılıcın gövdesinden uzak tuttuğu zaman savaşı kazanabilir ki, hangi su ruhunun tatlı tebessümünü toprağın gövdesinden çektiği zaman istediği başağı alabilir ki ve hangi gündüz gecenin verdiği aşkı sildiğinde sevilebilir ki.’’ diyerek biraz sustum. Yere eğilip avucumun içine biraz toprak aldım. Öbür elimin baş parmağıyla toprağı karıştırdıktan sonra yavaşça yere döktüm. Rüzgarın toprakla dansını seyrettim. Ayağa kalkıp Şems’in yüzüne hafif bir tebessümle bakıp kendi yolunda ilerlemekte olan buluta doğru başımı çevirdim: ‘‘ Ey bulut söyle bana neresinde duruyorum ben senin?’’ diyerek Şems’e döndüm.
Şems bütün ışığıyla bulutu kendine bir mıknatıs gibi çekiyordu. Sanki bulut kendi iradesi dışında bize doğru geliyordu. Şems gözlerini kıstığında bulut bir yere yetişmek ister gibi acele bir tavır takınıyor adeta koşuyordu. Ben bulutun yol alışını seyre dalmışken ‘‘ Ey oğul söyle bana şu bulutun neresinde duruyorsun?’’ diyerek bana baktı. Gözlerini üstümde gezdirdi. Sanki içimdeki bütün ince çizgileri bulmaya çalışıyormuş gibi bir hali vardı. Tam ümitsizliğe düştüğü anda cevap verdim: ‘‘ ey bilge kral’’ diyerek söze başladım.
‘‘Ben şu gördüğün bulutun ne altındayım ne de üstünde, ne içindeyim ne de dışında. Aynı zamanda şu bulutta benim ne altımdadır ne de üstümde ve ne içimdedir ne de dışımda. Sonsuz bir rahmet vardır gözlerimin renginde. Yalnız o benim değildir. bulutu görmektedir ama aynı zamanda görememektedir. Onu bilmektedir ama aynı zamanda bilememektedir. Ve arşa Andolsunki ben hem varım hem de yokum. İşte bu durumda şu gördüğün bulutta hem bu dünyadadır hem de öbür tarafta. Hem onu görürsün hem de göremezsin.’’
Verdiğim cevapla ellerini sakalına götürdü. Bir kediyi sever gibi sakalını sevdi. Derin düşüncelere dalıp buluta doğru baktı bir süre. Sonra bana dönüp: ‘‘ Söyle bana ey oğul şu bulutta hangi aşkı görmektesin.’’ diyerek buluta doğru tekrar döndü.
Ve konuşmaya başladım: ‘‘ Ey bilge kral ben onda her aşkı görmekteyim. Zira rahmetin ellerinden nazil olmuştur yek vücudu. O rahmetin bağışladığı ellerle rahmanın torbasını doldurmaktadır. Her işini aşkla yapmaktadır. Gözyaşlarını sunak halinde sunarken toprağın ruhuna ona özünü koparıp vermektedir. Dalındaki bir meyveyi değil ruhundaki bir tarlayı çıkarıp bağışlamaktadır.’’

Bunları söyledikten sonra susup Şems’in yüzüne baktım. Şems derin düşünceler içindeydi. Ne düşündüğünü kimse bilemezdi. Ama o insanların ne düşündüğünü biliyordu. Babil’in iki meleği Harut ile Marut onu yetiştirirken ona her şeyi tam manasıyla öğretmişlerdi.

Şems herkesin içindeki sesi duyabiliyor ve işitebiliyordu. Tıpkı gecenin neler getireceğini bildiği gibi insanların yüzlerine baktığında onların nasıl insanlar olduğunu ve ne düşündüklerini hemen öğreniyordu.

Yüreğimdeki kelimeleri söyledikten sonra Şems’in derin bir okyanus olan gözlerinin içine baktım. Onda bir şeyler aradığımı biliyordum ama henüz ne aradığımı ben bile bilmiyordum. Oradan evrenin bütün boşluğunu rahatça görebiliyordum. Her yeri en ince ayrıntısına kadar keşfe çıkabiliyordum. Fakat hala ne aradığımı bulamamıştım. Evet. Bir şeyler arıyordum lakin aradığımın ne olduğunu ben bile bilmiyordum.
Buluta bakmakta olan Şems benim ruhumu daha tam manasıyla dökemediğimi anlamış olacak ki başını buluttan bana doğru çevirmedi. Çünkü biliyordu ki eğer bana bakacak olsa her şey alt üst olacaktı. Ve ruhumun dalgalarını onun kıyılarındaki sert kayalarla dövüp cennetin günah bütün mahremlerini orada görmeme izin verdi. Beni benden çok daha iyi anlıyordu. Ne olduğumu benden çok daha iyi biliyordu. Yıldızlı gecelerde ayın yeryüzüyle raksını aşkın en güzel dizeleriyle süsleyerek beni kalbimden vuruyordu.
Gözlerinin en güzel kıyılarında en sert kayaları bulup onlarla aşkın en güzel dansını yaparken en yüksek falezden suyumun apak gerdanlığına bir kaya düştü ince saz nağmeleriyle. Kaya adeta dans ederek düşüyordu. Havanın bütün zerreciklerini aşkının muhteşem siluetine kaptırıp etrafında pervane durumuna getirmiş ve beraber cennetin en güzel raksını yaparak ölümün kapısına kendisini atıyordu.
Ben kayanın canından koparılıp öldüğünü ruhumun sükunet yerine renkli kalemlerle yazıp üstüne ölümün hazinliği adına birkaç damla gözyaşı dökmeye hazırlanıyorken üzerinde yazılı bir kitabenin olduğunu gördüm. ‘‘Eyvah!’’ dedim kendi kendime. Ben kendi derdimin peşine düşmüşken, yüreğimin ülkesinde karanlıklarda duran köyleri arşın güneşiyle aydınlatmaya çalışıyorken nasıl da kıydım bu kitabeye. Sert kıyıları döverken rahmetin en güzel ellerinden çıkmış o harflerin ölümünü nasıl da izledim. ‘‘Eyvah’’ dedim. Eyvah ki ne eyvah.
Böyle düşünürken yüreğimin en derin nehirleri bütün sularını bir ağıtın üstüne yağmur tanelerinin en sert vuruşuyla vurup, ademden beridir süregelen en derin oyukları açıp yavaş yavaş kendini savunmasız bırakmaya niyetliyken Şems’in sesi geldi kulağıma. Önce farkına varmamıştım. fakat ikinci seferde duyunca ara verdim yüreğimin kanayan yerlerine ve en çılgın sularının önlerine birer set çektim hemen.
Kendime geldiğimde Şems’in bana baktığını buluta bakmadığını gördüm. Şems: ‘‘ Dur oradan ileriye gitme’’ dedi dingin sesiyle. Belli ki beni kurtarmaya çalışıyordu bütün bu hengamenin ve savaşın ortasından. Ama ben anlayamamıştım. Bir daha sesi kulaklarımdan içeri girip bütün bedenimi bir sızıyla kaplayarak ruhumun bütün taş ocaklarında ne kadar kaya varsa hepsini toza çevirip un ufak ederek beni terk etti.
Uzun bir süre öyle kaldıktan sonra biraz toparlanıp ‘‘ Neden?’’ diyebildim ancak. Sesimin yankısı daha geçmeden gök gürlemesi gibi üstüme hücum etti dişlerinin arasındaki kemiksiz etten çıkan kelimeler. ‘‘ Çünkü sen sadece o kayayı gördün. Onun ruhunu görmedin. Ne söylediğini ve kalbinde yazılı olan kelimeleri işitmedin.’’

Doğru söylemişti. Ben görmüştüm düşüşünü ama üstünde ne yazdığını görmemiştim. Düşerken havanın kutsal zerrelerine ne fısıldadığını işitmemiştim. Köpüklerle buluşurken kavminden getirdiği hangi bereketleri sunduğunun farkına varmamıştım. Anlamamıştım,belki de anlamak istememiştim.
Anlamak ve kendime gelmek için uğraşırken birden dilimden ‘‘ söyle bana ey mana aleminin efendisi. O kayanın ruhunu söyle.’’ diyerek dökülüverdi.
Şems dikkatlice gözlerimin içine baktı. Beni sürükledi sürükledi. Mevsimsiz bir günün ortasında duran falezlerin en tepesine götürdü. Ellerim bağlı değildi. Biliyorum,çok iyi hatırlıyorum. Ellerim bağlı değildi. Fakat bağlı olan bir yerlerim vardı en derinden gelen seslerin nağmeleriyle. İşte onlar beni taşıdı ve götürüp en uç noktaya bıraktı.
Kayayı daha dövmeye başlamadığım bir zamandı. Dalgalarım ruhumun bütün savaşlarını toplayıp konuk etmemişti daha falezlerin kutsal ruhlarına. Ve ben oradaydım. Oraya vardım. Bütün sükunetini toplayarak yeryüzünün az sonra düşecek olan kayaya doğru ilerledim. Kayayı göz ucuyla önce süzdüm. Kadim sesine kulak verdim. Ruhunun kevserden getirdiği suyu cennetin hoş kokusuyla içime çektim.Üzerine baktım. Üzerinde bir cümle vardı. Üzerinde aslında her şeyi en güzel şekilde anlatan bir tek cümle vardı.

‘Ölümle kutsanmayan aşk,aşk değildir.’

Okudum. Bir daha okudum. Ve gene okudum. Ruhumun ince tınısını arşın gölgesinde serinleten o kelimeleri,harfleri bir daha okudum. Cahilliğin bütün engellerinden atlamaya çalışıp da bir daha okudum. Sütunsuz arşın gölgesinde en güzel serinliğin altında dünya daiki saatlik mola verip bir daha okudum. Umudun sahibi rahman ve rahim olan rabbime açtım ellerimi ağladım,ağladım ve bir daha okudum. Saçlarımdaki bütün aklar ruhumun her zerresine işleyene kadar ağladım,ağladım ve bir daha okudum.

Tamda kendimi kaptırmışken aşkın yoluna sesi geldi Şems’in kulağıma: ‘’Bende bana dair hiçbir şey bırakmayan bu aşk hakiki hürriyettir. Ama sadece gördükleriyle yetinen insanlar anlayamaz bunu.’’ diyerek bana bakıyordu. Derinlerime iniyordu zifir karanlık gözleriyle. Parçalayıp geçiyordu bütün bentleri. Bütün setleri tarumar edip darmadağın bir hale getiriyordu.
Bütün bu olanların içinde yok olmaya doğru giderken birden kendimi bir halkın ortasında buldum. Bir küheylanın üzerindeyim işte. Üstümde de değişik değerli taşlardan yapılmış göz kamaştırıcı bir kaftan. Altımdaki küheylan sonsuz kerem sahibinin bahşettiği en güzel yılkı. Ve etrafımda onlarca kişi. Hep beraber ilerliyoruz. Biraz ilerledikten sonra önümüze ruhunu tam olarak seçemediğim lakin her tarafı simsiyah olan bir derviş çıktı. Üstündeki kaftan yeryüzünün en kara rengiyle yapılmıştı. Uzun siyah saçları omzuna kadar düşüyor ve orada kaftanın rengiyle birbirine karışıp görünmez bir hale geliyordu. Gözleri sanki onlarca evreni yutmuşta onların kininden bu rengi almış gibiydi.
Derviş öylece orada duruyordu. Birkaç adım bize doğru geldi. Başını kaldırıp bana: ‘‘ey madde aleminin sahibi bir soru sorabilir miyim?’’ dedi. Bende ‘‘ evet’’ diyerek başımla onayladım. Derviş tekrar sordu: ‘‘ ey madde aleminin sahibi o zaman aşağıya inip benimle aynı seviyeye gel de anla beni.’’ dedi. Aşağıya indim. Atımın yularını bırakıp dervişin karşısına geçtim. Dervişin ruhundan çok daha kara olan gözlerinin içine baktım. Sorusunu beklerken derviş: ‘‘ Söyle bakalım ey madde aleminin efendisi Hz.Muhammed sav mi büyüktür yoksa Bistamlı Bayazit mi?’’ soruyu sorduğu gibi kalabalık içinden homurdanmalar başlamaya geldi. Nasıl sorduysa aynı şekilde ‘‘ Tabi ki Hz. Muhammedsav’’ dediğimde kalabalıktaki homurdanmalarda birden kesildi. Yalnız dervişin istediği cevap bu değildi. Gözlerini gözlerimde gezdirdi. Ruhumun en güzel mahzenlerini bulup orada yüzyıllar yaşamak istiyormuşcasına ağzından diğer soruyu çıkarıp benim üzerine attı.
‘‘ Öyle diyorsun da peygamber bu kadar büyüklüğüyle, ‘‘ Ey Allah’ım biz seni tam anlamıyla bilemedik’’ derken Bistamlı Bayezid ‘‘ Kendimi tenzih ederim,benim şanım ne kadar büyüktür ki, bilinmesi gerekenleri tıpkı gerektiği gibi bildim. Ben sultanların sultanıyım.’ diyor. Sorusunu sorduktan sonra gözlerini üzerimde gezdirdi. Benim ne cevap vereceğimi düşünüyor olmalıydı. Biraz bekledim. Düşündüm. Acaba beklediğim kişi bu derviş miydi. Eksikliğimi tamamlayacak beni madde aleminden mana aleminin hazinelerine ulaştıracak kişi bu insan mıydı.

Derviş merak etti, ben merak ettim. Derviş meraklandı, ben meraklandım . Sonunda cevabımı dervişe söyledim. Dedim ki: ‘ Bazı insanların gönül dağarcığı küçüktür,bir testi suyla doyar, bazılarının ki ise sonsuzdur, okyanuslar bile onların susuzluğunu gideremez. Bayezid susuzluğunu bir yudum suyla giderdi ve övünerek suya kandığından dem vurdu. Hazreti Mustafa’ya gelince selam onun üzerine olsun o müthiş bir kanmazlık hastalığına tutulmuştu. Sular içinde susuzluktan kavruluyordu. O her gün daha çok şey görüyor, daha çok anlıyor, daha çok biliyordu ama gördükçe görecekleri artıyor,bildikçe bilmedikleri çoğalıyor, anladıkça anlamadıkları büyüyordu. Bu sebeptendir ki, ‘ Biz seni layıkıyla bilemedik’ diye buyurmuştur.
Â…Â…Â…Â…Â…Â…Â…Â…Â…Â…Â…Â…Â…Â…..

Ünal Çağabey
Ünal Çagabey



DİĞER ESERLERİ

Tümünü Listele
Telif Hakkı Uyarısı:

Şemsle Benim Hikayem isimli eser Ünal Çagabey tarafından 2009-08-23 tarihinde sitemize eklenmiştir.
Aksi ispat edilmediği sürece, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği eserin tamamının telif hakları yazara aittir.
Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın sitemizdeki sayfasına link vermeden kullanmak hırsızlıkla eşdeğer suçtur. İlgili Kanun gereği Eser sahibi şikayetçi olduğu taktirde cezai müeyyidesi 3 yıldan 6 yıla kadar hapis, cezanın paraya cevrilmesi durumunda, 150.000/300.000 TL ağır para cezasıdır.

 23.08.2009
 570
 0
 0
1 2 3 4 5
Bu Yazıyı Arkadaşına Öner    Yazdır    PDF Formatına Çevir
Şemsle Benim Hikayem isimli eser, için İlk yorumu siz yapın.
Yorum yazabilmeniz için Üye Girişinde bulununuz.
Sitemizde üyeliğiniz yoksa, üye olmak için tıklayın.