Aşkın Şemsi |
Aşkın ayak izleri kalbin zırhlarını delmeye başladığında tünelin sonunda şems gösterdi gözlerini yavaşça. Ve mırıldandı Şems kevserden abı hayatı alıp: ‘‘Aşk latif bir kelime değil başlı başına bir pusuladır’’ diyerek.
Pusulayı kırmakta senin marifetin pusulanın yolunda gitmekte. Başıboşluğun verdiği verdiği serkeşlikle şehrin sokaklarını amansız bir sarhoşlukla dolaşıp içinin deruni ışığını dışındaki varlıklarda arayıp koşan bedbin, şems sana nerede olduğunu söylemedi mi. Sen mi onun içindesin yoksa omu senin içinde. Yüreğinin bütün zincirlerini en olmadık haleti ruhiyeyle birbirine bağlayıp zincirlerle ördüğün ağların hangi güneşi kapattığını mı arıyorsun hala. Git de sor Şems’e. Eminim: ‘‘ Bakanın kör olması güneş ışığına halel getirmez.’’ diyecektir. Yoksa hala duymadın mı ayak seslerini. Şehrin kapılarından girdiği gün sana söylemedi mi. O kapıları kapatmaya çalışanlardan biri de sen misin. İçeri girmesini istemediğin şeyin ne kadar içindesin. Hiç düşündün mü. Hiç sorguladın mı almaya hazır ama aynı zamanda her şeyi tam olarak alamayacak olan desturunla.
Şems sana söylemedi mi yada söylediğini duymadın mı: ‘‘Şehirler manevi sütunlar üstünde ayakta durur. Sakinlerinin yüreklerini yansıtırlar, devasa aynalar gibi.’’ Eminim söylemiştir ama sen duymamışsındır,duymak istememişsindir. Hangi karanlık ışığın kanatlarını gölgeleyebilir ki, hangi gece gelecek olan gündüze set çekebilir ki, hangi bedbinler ve hudabinler aşkın şemsini gördüğünde önünde durabilir ki. Ve söyle bana ey zamanın kör bekçisi. Sen hangi şehrin duvarlarındasın. Yüreğini açtığın,yüreğine kurduğun o surların içinde hangi savaşlara yol almaktasın. Ne kadar Aşk’sın ve ne kadar karanlık.
Bir gün sordum şemse: ‘‘ Nereden biliyorsun ki hayatın altının üstünden iyi olmayacağını.’’ Ve aynı hızla: ‘‘ sen nereden biliyorsun ki bunların birbirine bir su gibi karışmadığını.’’ diyerek cevap verdi. Devam etti sonra: ‘‘ Birinin ağzından bal gibi dökülen söz, başkasının kulağına zehir gibi gelebilir.’’
Sordum: ‘‘ Acep hangi şişededir zehir ve hangisinde bal.’’ Aynı hızla cevap verdi derviş: ‘‘ Sorma sakın bana şişenin rengini. Sor bakalım yüreğine hangi renkle cihana akmakta. Aşkın şemsi hangi minval üzere gönlünde doğmakta.’’
Şems konuştu uzaktan esen bir rüzgarla: ‘‘ Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır.’’ Sordum: ‘‘ Hangi aşktır bu. İlahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi,semavi ya da cismani mi.’’ Dedim ki: ‘‘ Ayrımlar ayrımları doğurmaz mı ey dost.’’ Dedi ki: ‘‘Aşkın hiçbir sıfat ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır,merkezinde yada dışındasındır,hasretinde.’’
Geldi şems. Uzun süre oturdu yanımda. Başını koydu dizlerimin üstüne uykuya daldı öteki aleme. Ve o öbür alemdeyken ben sordum: ‘‘ Şems hangi ışığınla sen aşıkların yüreklerini aydınlatacaksın. Kendine vereceğin dermanın kalmamış.’’ Ve cevap verdi şems: ‘‘ yoktur benim kimseye vereceğim ışığım. Makbul şeyler söylemektesin. Lakin benim gözlerimin feriyle onlar yüreklerindeki güneşin fitilini alevlendirecektir. Sende anlamıyorsun beni.’’
Böyle diyerek ayrıldı benden şems. Yollarımızı böylelikle ayırdık. Bir gece vakti o kuyudaki ayın şavkını görmeden onu habersizce oraya attım. Kimsenin bilmediğine sevinerek yaptım işimi. Fakat gördü beni kafamın üstünde duran ay. İçimde habersizce gününü kollayan güneş gördü beni gece yarısı.
Olmazmış. Yeni öğrendim. Şems açtı gözlerimi. Lakin ben onu öldürdüm. Fakat bilemedim ki aslında ölende öldürende gene benmişim. Ve şems kollarını iki yana açarak sevdiğini kucaklar gibi: ‘‘ Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır.’’ deyip gözlerden kayboldu.
Ünal ÇAĞABEY